HAMAL #ÖYKÜ

Sırtındaki küfeyi indirip elini beline koydu. Guruba çevirdi bakışlarını. Acı çekiyormuş gibi ekşitti yüzünü. Elinin tersiyle alnında süzülen teri sildi. Derin bir nefes verip cebindeki parayı çıkarmadan hesaplamaya koyuldu. Eve dönüş ve ertesi günün yol paralarını çıkarınca güzelce bir yemek yiyebilecek kadar iş yapmıştı bugün. Ama bugün de az yiyecekti. Eskimiş küfesine baktı. Birkaç güne kalmaz kullanılmaz hale gelecekti.


Yolun kenarına geçip kaldırıma oturdu. Bir gün önce otobüste oturduğu koltuğun arasına sıkıştırılmış kitabı çıkardı arka cebinden. Yaşlı, çirkin bir ihtiyarın fotoğrafı vardı kitabın üzerinde. Ecnebi dilinde yazılmış olduğunu düşünmüştü önce kapağında sadece Bukowski yazan kitabı elinde çevirirken. Arka kapağının Türkçe olduğunu fark etse de bulduğu aralığa kitabı tekrar sıkıştırıp bıraktı. İlkokulu bitirdiğinden beri eline kitap almadığını düşününce alıp cebine koymuştu.





Oturduğu yerde rastgele bir sayfa açtı.


“Bazı insanları acı büyütür ve yaşatır. Acı çekmeden; daha doğrusu yeterince acı çekmeden, yitirmeden, o korkunç yalnızlığı tatmadan kendisi olamaz bazı insanlar. Ne zaman ki en sevdikleriniz yan çizer, ne zaman ki birer birer düşürür herkes maskesini, ne zaman ki yalnızlıktaki o muhteşem gücü keşfederseniz, o zaman başlarsınız gerçekten yaşamaya.”


(“Çok doğru.”) diye düşündü kitabı kapatıp arka cebine yerleştirirken. (“Ben gerçekten yaşıyor muyum?”) diye kendi kendine sordu sonra. (“Acının alasını çekiyorum. Kendimden başka kimsem yok. Yeni bir küfe alma hayali kurmaktan başka yaşama nedenim yok. Gerçekten yaşıyor muyum?”)


Pazarın içinden “Tazeleeeer!!!” diye bağıran esnafın sesi düşüncelerinden sıyrılmasına neden oldu. (“Bu kitap okuyanlar o yüzden düşünmekten başka bir şey yapamıyorlar. İki satırda bile kafası karışıyor insanın. Haydi bakalım İsmail, kalk da çalışmaya koyul. İki iş daha kaptın kaptın bugün.”)


Oturduğu yerden kalkıp sırtına küfesini geçirdiği anda karşıdan el eden kadını gördü. Diğer küfecilerden önce yetişmek için koşa koşa gitti kadının yanına. “Buyur ab…la…!” Donup kalmıştı birdenbire. Bir önceki akşam televizyonda filmini izleyip, düşler kurarak yatağına yastığına sürtündüğü kadın kanlı canlı karşısındaydı.


“Ne takıldın canım?” diye sordu kadın. Cevap veremedi İsmail. Kadın, “İşin varsa başkasına bakayım.” diye üsteleyince topladı kendini. “Yok!” dedi heyecanla kadının sabırsız gözlerine bakarak. “Başka işim yok.”


Sinirliydi kadın. Elmacık kemiklerinin ortaya çıkaran başka bir gerginlik vardı yüzünde. Omuzlarının üzerinden beline uzanan siyah saçları vardı. Düz bir şekilde kesilmiş saçların bittiği yerden başlayan kalçalardan gözlerini ayırmadan takip etti. Sağlı sollu tezgâhların neredeyse hepsinde durdular. İçlerinde ezilme ihtimali olan meyve sebzeleri küfesinin üst kısmındaki çıkıntılara astı. Daha sert olanları doğrudan küfenin içine bıraktı. Küfe doldukça İsmail de doldu taştı. Kızardı, nefesi sıklaştı, eli ayağına dolaştı, gözü karardı…


Kolundan tutup çekiverdi kadını peynircinin arkasındaki kamyonete. İnce belini sarıp çekti kendine. Boşta kalan eliyle saçlarını okşadı. Kendiliğinden aralanan dudaklara bıraktı kendi dudaklarını. Ellerini kadının baldırlarına kaydırdığı anda bozuldu büyü.


“Ne bakıyorsun be! Alsana şu poşetleri!”


Önünde kabaran utancını elleriyle gizlemeye çalıştı boş yere. (“Anladı mı acaba?”) zihnini kemiren pişmanlıkla kadının uzattığı poşetleri alıp küfesinin içine bıraktı. Kadının ters bakışlarıyla karşılaşmamak için yüzünü yerden kaldırmıyordu. Ama dışarı yansıttığı utancından zihninde eser yoktu. (“Belki de hoşuna gitmiştir. Evine çağırır belki. Filmlerde adamlarla yaptığını benimle de yapar belki”)


Kendi edepsizliğine gülecek gibi olduğunda kadının öfke kusan bakışlarıyla karşılaştı. Pazarın sonuna vardıklarını o zaman anladı. Tek söz etmeden döndü arkasını kadın. Köşede bekleyen taksiye el etti. Göğsü yandı İsmail’in taksi yanlarına yaklaşırken. Yine de kaybetmedi umudunu. Taksicinin koltuğundan kalkmasını beklemeden bagaja yöneldi.


İşi bittiğinde mahcup göründüğünü umarak el çantasının içinde cüzdanını aramakta olan kadına baktı.


“Ne kadar?”


“Ne verirsen abla!”


“Üstü kalsın.”


Kadının uzattığı paraya baktı. Akşama kadar yaptığı hasılattan fazlasını tek seferde kazanmıştı. Uzunca bir süre bakakaldı taksinin arkasından.


Kendi kendine (“Keşke bir şeyler söyleseydim.”) diyerek çöktü kaldırıma. “Belki gülerdi biraz olsun. Gülünce çok güzel olduğunu biliyorum filmlerinden.”


Arka cebindeki kitabı çekip aldı. Rastgele bir sayfa açtı.


“Hayat öyle lanet bir şey ki; Sustuğunda konuşmadın diye pişman eder, Konuştuğunda ise susmadığın için kahreder.”





Yorumlar