KABUS #ÖYKÜ

“Üstüne giydiği montun kendi montu olmadığını fark eder etmez geri döndü. “Yazık, kimin acaba?” diye söylenerek montu aldığı yere geri bırakma telaşıyla koşarak girdi binadan içeri. Kendi montumu bulmakla ilgili bir sıkıntısı yok, çünkü kolunda sarılı. 

Az önce çıktığı salonu ararken binanın içinde kaybolduğunu çok çabuk fark etti. Endişelenmeye başladığı sırada merdivenlerden bir üst kata çıkmayı akıl etti. Koşar adım çıktı basamakları. Üst kat okulmuş meğer. Dersten çıkan üniformalı öğrencilere şöyle bir bakıp gerisin geriye döndü. Trabzanlardan kayarak indi merdivenleri. Kaymaya kendini kaptırmışken en alttaki basamağın bir süs havuzuna bitişik olduğunu gördü. Duramayacağını kendi de biliyordu. Sakince bıraktı suya kendini. Sadece ayakkabıları ıslanmıştı. 

Sudan çıkarken montu bırakacağı salonun girişini uzaktan görünce rahat bir nefes aldı. Bir anda salonun kapısıyla arasındaki geniş açıklığa nereden geldiğini anlamadığı köpekler doluştu. Onlarca köpek aynı anda hırlıyor, havlıyor, sağa sola koşturuyorlardı. İçlerinden biri yanından geçerken korktuğunu fark edip saldırıya geçti. Onu gören diğerleri de etrafını sarmakta gecikmedi. Tam ortalarında kalmıştı ve köpekler oluşturdukları çemberi yavaş adımlarla daraltıyordu. Yardım çağrılarına uzaktan bir iki bağırış dışında cevap gelmedi. Köpekler bağırışları duymuyordu bile. 

Arkasını kollamasına karşın, geri geri yürürken sendeleyip düştü. Ayaklarına doğru uzanan sivri dişleri görünce ‘ne olacaksa olsun, kurtuluşum yok nasılsa’ diyerek bıraktı kendini. Aynı anda üç ya da dört yaşlarında bir çocuk üstüne atlayıp göğsüne yattı. Şaşkınlık içinde çocuğa baktı. Köpekler hırlamaya devam ediyordu ama çocuğun varlığı ilerlemelerine mani oluyordu.

Sapsarı saçları vardı çocuğun. Açık tenliydi. Hüzünlü ama huzur veren bakışları vardı. Çocuk tek kelime bile etmedi ama yüzüne dikkatli bakıldığında köpeklerin durmasının nedeni anlaşılıyordu.  Müthiş bir özgüven ve sabır içinde bekledi çocuk. “Köpekler benim” diyordu gözleriyle. “Onları durdurmamın tek yolu üzerinde yatmam. Beni dinlemeseler de zarar veremezler korkma!” diyordu.”

Oluşan sessizliğin uzaması üzerine burnunun ucunda kayan gözlüğünü gözlerine doğru iterken sordu Doktor; “Sonra ne oldu?”

“Ter içinde uyandım. Müthiş bir kalp çarpıntısıyla fırladım yerimden. Gerçekten daha gerçek bir kâbusu en ince ayrıntılarıyla yaşadım. Daha fazlası da vardı, ama not alabildiklerim bunlar sadece.”

“Montunu kaybeden kimdi?”

“Bendim.”

“Neden kendin olarak anlatmıyorsun öyleyse?”

Doktor, karşısındaki kanepede yatanın tavan süslemelerine doğru gözünü kırpmadan bakmaya devam etmesinden sorusuna cevap verilmeyeceğini anlayarak başka bir soru sormaya karar verdi.

“Uyandığında ne hissettin?”

“Korku!” dedi adam ayaklarını hafifçe oynatarak. Ayaklarında başlayan sıkıntıyı daha fazla içinde tutamayıp ekledi sonra; “Aslında çocuğu hatırladıkça aklıma biri geliyor.”

Doktorun “Kim?” diye sormasını bekledi bir süre. Ama doktor işaret parmağını yanağına dayamış bir şekilde devam etmesini bekliyordu. Beklediği soru gelmeyince “Adını ve telefonunu biliyorum. Ama başka hiçbir bilgim yok hakkında.”

Uzandığı yerden doğruldu. Heyecanlanmıştı. Terleyen avuçlarını pantolonuna silip cep telefonunu çıkardı. Birkaç dokunuştan sonra ekranda beliren fotoğrafı doktora gösterdi.

“İşte bu kız. Adını biliyorum. Ama söylemem gereksiz şimdi. Bakın doktor iyice bakın. Buradan bakınca gözlerinin rengi tam olarak anlaşılmıyor. Bir hüzün var gözlerinde. Dedim ya telefonu da var. Yüz yüze hiç görüşmedik, ama birbirimizi ismen de olsa tanıyoruz. Neden bilmiyorum çekiniyorum iletişim kurmaktan. Ya sevgilisi varsa? Ya rahatsız ediyorsam? Kesinlikle haberi yok bu durumdan. Birbirimizin fotoğraflarını beğenmekten başka bir şey yapmıyoruz. Ama ben her akşam yastığıma sanki oymuş gibi sarılıp yatıyorum. Kâbustaki çocuk üstüme atladığında gelen rahatlama hissi; onun hayaliyle yastığıma sarılıp yattığımda gelen hisle aynıydı.”

Doktor gözlüğünü çıkarıp yanındaki sehpaya koydu yavaşça. Gözlerini merakla ne diyeceğini bekleyen hastasına dikerek; “Böyle devam edemezsin.” dedi.
“Bir şekilde konuşman ya da hislerini belli etmen gerek. Sana ait mont, evriltmeye çalışıp beceremediğin kişiliğini temsil ediyor. Binanın içinde kayboluşun gerçek hayatında bir çıkış yolu aramanla çok ilintili. Merdivenler yolunda gitmediğini düşündüğün yaşamını, köpekler de durmaksızın konuşan zihnini resmediyor. Açık ten ve sarı saçlar da hayalinde büyüttüğün kadının kendi içinde yücelttiğin kişiliği. Sadece fotoğraflarındaki bakışlardan çıkarmaya çalıştığın kişilik. O yanında olursa, elini tutarsa diğer bütün sıkıntılar düzelecek sanıyorsun. Bana kâbusunu anlatırken bir başkasının başına gelen bir olayı anlatır gibi anlattın. Gerçeklerden kaçıyorsun. Reddedilme korkun, gayet olağan durumlarda bile kaçmana, saklanmana neden oluyor. Bunun tek bir çözüm yolu var.”

“Biliyorum” diye kesti sözünü Doktor’un. “Ama bu o kadar da kolay değil.” dedi bakışlarını yerden ayırmadan.

“Aslında kolay. Kaybedeceğin bir şey yok!” dedi Doktor. İlginin halıdan kendi üzerine kaydığını görünce de devam etti. “Hazırla kendini ve hazır hissettiğin ilk anda bir şeyler söyle. Reddedilirsen şu andakinden daha fazla acı çekmeyeceksin. Beynimiz kabul etmese de her zaman olumlu bir ihtimal vardır. Dene! Sadece dene. Bütün hayatının hesabını yaptığın gün geldiğinde pişmanlık duyacağın tek şey denememek olacak.”

Duvarda sallanan sarkacın üç kere tınlaması görüşmenin sona erdiğini işaret ediyordu. Sırada bekleyenlerin olduğunu bildiği halde elinden geldiği kadar yavaşça toparlandı. Elini uzattı Doktor’a. “Teşekkür ederim.” dedi sesi titreyerek. “Dediğiniz gibi olsun. Deneyeceğim.”






Yorumlar