BUGÜN BENİM DOĞUM GÜNÜM #DENEME

Bugün hayatımın 42. sezon finali gerçekleşiyor. Yeni sezon yarın başlayacak. Ülkelerden Avusturya, şehirlerden Kütahya temsil ediyor yeni yaşımı. 42 yıllık ömrümün 9 yılı Almanya’da, 1 yılı Samsun’da, 4 ayı Konya’da, 3 ayı da Seferihisar’da geçti. Bunlar ve bir iki haftalık ayrılışlarımı saymazsak geri kalan hayatımın tamamı İstanbul’da geçti. 

Toplam dört semtte oturdum İstanbul’da. Şimdi oturduğum semtte 23. Yılımı idrak ediyorum. Okullarımı bütünlemeye kalmadan bitirdim. 17 yaşındayken başladığım mesleğimi 26 yaşındayken ruhsat alarak taçlandırdım. 2014’ün sonunda da meslek hayatımı sonlandırdım.

Genç yaşlarımda insanların seçimleriyle yaşadıklarını düşünürdüm. Pek güzel bir aforizmaymış gibi sürekli tekrarlardım; “İnsan tercihleriyle yaşar.” diye. Şimdiyse farklı düşünüyorum. Seçim yaptığımızı sandığımız durumlarda aslında seçim yapmadığımıza inanıyorum. Diğer ihtimalleri seçseydik neler olacağı konusunda hiçbir fikrimiz yok çünkü. Kısacası yaşamın olasılıklar sunduğuna inanmıyorum artık. Ama bir takım çalışmaların karşılığında kimi kapıların açıldığı da bir gerçek.
Şansa inanıyorum ve önemli buluyorum. Bu düşüncem hiç değişmedi. Birkaç bombalı saldırıdan kıl payı kurtulmam, anahtarım düştü diye eğildiğim için, başka birine doğrultulmuş bir silahtan çıkan kurşunun üzerimden geçmesi gibi şanslarım oldu örneğin. Sonuçta yaşam hediyesinin kişinin elinden kendi isteği dışında alınmamış olması bir şanstır.




Kimi zaman yürütmekte zorlandım hayatımı. Bazen de nasıl geçtiğini anlamadım. Mutluluğun anlardan ibaret olduğunu biliyorum birkaç yıldır. Bu biliş kimi zaman karşılaştığım zorluklarda suratımın asılmasına engel olamıyor. Ama bazı şeylerin yokluğunu dert etmememi sağlıyor aynı zamanda.

Geçirdiğim 42 yıla şöyle bir baktığımda dünyanın gözümün önünde değiştiğini görüyorum. Örneğin, ben yazmaya başladığım sıralarda yazı için kullanılan alet daktiloydu. Bilgisayar yoktu ya da vardı da evlerimize girmemişti. Amerika’daki üniversitelerin bizim ev büyüklüğündeki laboratuvarlarında vardı sonuçta. Bir şeyler yazmak için ya daktilo kullanırdınız, ya da elinizi.

Evlerde telefon yoktu ama televizyon her eve girmeye başlamıştı. Ekran Tanrısı yeni yeni giriyordu hayatımıza. Ne olduğunu anlamadan Ekran Tanrı’sı o eski Tanrıların yerini alıp, bütün hayatımızı kapladı. Şimdi telefon elimizden düşmüyor, telefon yoksa gözümüz başka ekranlarda. Hayırlı cumalarımızı, on bir ayın sultanı Ramazanlarımızı, happy Easterlerimizi, mery christmaslerimizi, hanutalarımızı ekranlar aracılığıyla kutluyoruz. Ekran Tanrısı için fotoğraflardan, durum güncellemelerinden ve dinlediğimiz müziklerden oluşan günlük sunularımızı yapıp herkesin ibadetimize şahit olmasını ve onaylamasını bekliyoruz. Ekrana bakmadan yazılan yazılar bile artık sadece yazanın elinde kalıyor, kimsenin haberi olmuyor. Hatta bazılarımız yatağa bile Ekran Tanrısı ile giriyor ve çok ayıp ediyor yanında yatana.

Dünya ile birlikte İstanbul da çok değişti. Ben çocukken atıyla süt satanlar, at arabasıyla meyve-sebze hatta tüp gaz satanlar geçerdi sokaklarımızdan. Onların yerini motosikletli kuryeler aldı. Bir şeyler almak için dışarı çıkmaya bile gerek yok. Bir telefonla ya da Ekran Tanrısından isteyerek kapımıza kadar getirtebiliyoruz istediklerimizi.

Bunlar bir yere kadar hayatımızı kolaylaştıran, ‘iyi’ olarak tanımlayabileceğimiz değişiklikler. Bir de önünü alamadığımız kötülükler var. Kendi hayatımda şahit olduğum kadarıyla ticaret ahlakı denilen şey tarih kitaplarında kaldı mesela. Sizden istenenler hep acildir ama o acil işin ödemesini almaya gelince, “Ne acelesi var?” olur, “Ya çok yoğunum canım, bakamadım henüz.” olur.  Savaşlar, kıtlıklar, mülteciler gibi konulara bu yazıda girmeyeceğim. Daha fazla kötülükten bahsetmek de istemiyorum. Çünkü bugün benim doğum günüm ve kutlamak istiyorum.

Fakat değinmeden geçemeyeceğim bir konu daha var; ayrılık. ‘Aşkım’lar, ‘Canım’lara dönüşmeye başladığında ayrılığın yaklaştığını biliyorum artık. Önce ufak soğukluklar giriyor araya. Meseleyi büyütmemek için gülüşmeler devam ediyor başlarda. Çünkü kimsenin yakalayamadığı o özel bağı yakaladığına inanıyorsun. Çok geçmeden kırıklar başlıyor. Sardığımız yerden defalarca kırılıyor kemikleştiğini sandığımız bağlarımız.

Daha dikkatli olmaya başlıyorsun sonra. Her şeyini anlatmamaya, bırak acını, sevincini bile paylaşmamaya başlıyorsun. Sigara içmek gibi bir şey ayrılık; izmaritin ucunu kül tablasına bastırıp, söndürürken ne zaman eline aldığını hatırlamazsın ya; öyle bir şey işte.

Sonucu ne olursa olsun hayatıma temas edip şimdiki Ben’in meydana gelmesini sağlayan herkese teşekkür ederim. Hasbelkader bugün bir mum üflersem hepiniz için güzel dileklerde bulunacağım.  Özellikle “Hayır!” demeyi, sırf birileri istiyor diye istemediğim şeyleri yapmamam gerektiğini öğretenlere kucak dolusu sevgilerimi iletiyorum. Onlar sayesinde öğrendim; telefona ancak ben istersem bakmayı, kendimi kendimden başka hiçbir ölümlü için zorlamamayı.

Sonuçta her şey gelip geçici. Ben de kalıcı değilim elbette. Bu bilinçle yaşamaya çalışıyorum, Yan yana koyduğum anların tadını çıkararak yaşamayı tercih ediyorum ve bunun için de en çok kendimi kutluyorum. Nice sağlıklı, huzurlu ve mutlu yıllar sevgili kendim.

Yorumlar